11 Şubat 2011 Cuma

Ben her gece sarhoşum derdimden böyle. Aşk yolunda berduşum kaderim böyle.


Resmen 1 haftadır bu modda yaşıyorum. Ne ders çalışabiliyorum, ne bilgisayarla uğraşıyorum ne de vatana millete hayırlı bi eylem gerçekleştiriyorum. Tek yaptığım uyuklamak. Beni tetikleyici zinde tutucu antidepresanlar aldığım halde.
Boş beleş yaşıyorum bu hayatı anlayacağınız gibi. Ve bu durum beni hiç rahatsız etmiyor. Hiç bişeyden beklentim kalmadı çünkü. Özellikle çakmaktaştan.
Diğer yarının burda olduğu bi gün içelim güzelleşelim dedik ve liköre şarapmış gibi davranıp dehşet bi biçimde kafayı bulduk. Normal zamanda konuşmayı sevmeyen ben yaklaşık 3 saat aralıksız konustuğumu hatırlıyorum çektiğimiz videolar sayesinde. Bide çakmaktaşı aradığımı. Ve sevgilin varmı diye sorup evet cevabı aldığımda senin sevgilin olamaz çünkü sen beni seviyosun diyip telefonu kapattığımı. Gecenin sonunda da ben biraz organlarıma konusayım diyip sızmışım. sabah kalktığımda kafam hala güzeldi. Burdan çıkartacağımız sonuç eğer likör kadehte içilen bi içki olsaydı likör bardağı yapmazlardı. Ama biz pişman değiliz yine olsa yine içeriz.

Ve ayrıca ben yazı yazma özürlü olduğumu bile bile blog yazmayı sürdürmemide tebrik ediyorum.
Burdan kendimi öpüp sizlerede hoşçakalın diyorum.
Umarım herkes güzel bi haftasonu geçirir. Sınavları olsa bile.

28 Ocak 2011 Cuma

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. Bekledim. Beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. Evet, bilmiyordum. Bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. Sevişirken sözlük kullanıyordum hala. Ama, seni seviyordum. Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. Sana yaklaşamıyordum. Yasaklanmıştın adeta. Çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey. Küçük bir ateş. Küçücük bir ateştin sen. Sönmekten ürken bir ateş. Bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. Aşkın mecali kalmamıştı. Sessizce sokuldum yanına. Acıyla irkildin. Gülümsedim. Gülümsememe anlam veremedin elbette. Kimdi bu? Ne istiyordu? Tanımadığın biri. Hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. Fuzuli bir beden, karşındaki. Usulca uzandım,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. Uzayın adını ben koymadım. Uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. Rahatlatır beni o. Bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. Yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. Romantizme uyum sağlamak için de değil. Öyle. İşin gerçeği budur. Yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. Bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. Lekesiz bir yalnızlık. Lekelenmeye müsait bir yalnızlık. Tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. Pişmansın. Pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. Elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘Neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. Olmuyor tabii. Olmuyor. Sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. Beni anlayacağın günler gelecek. Beni de göreceksin. Benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. Korkma lütfen,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. Bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. Kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. Çay pişiririz. Çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. Sonra da sen anlatırsın: Sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin... hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. Ben sıkılmam. Ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. Seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. Bir insan, bir insanı sıkamaz. Bir insan canı isterse sıkılır. Hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. Hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. Endişelenmen gereksiz,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. Endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. Başkalaşmaya çalışıyorum. Gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. Değişmek, hiç de zor değil. Yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. Anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. Evet, tıpkı bu. Sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. Birlikte dansedebilmek gibi. Sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. Arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. Bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. Ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. Ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. Ve ciddi. Ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. Bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. Ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. Masallarla geliyorum. Efsanelerle geliyorum. Herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. Artniyetsizim. İnan,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. Soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! Bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. Aklıma yayıldın. Ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: Ortadaydım işte! Bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. Hayır! Melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. Her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. Kusura bakma, kafam biraz dağınık,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. Kızmamalısın. Darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. Sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. Bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. Aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? Neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! Ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? Alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? Demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. Senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. Dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. Beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. Bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! Gerçekten kırıyorsun beni,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. Sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. Düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. Yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. Onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. Onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. Bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. Cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. Bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. Hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. İnsanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. Bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. Yapacak çok işimiz var. Dövüşecek çok düşmanımız var. Kucaklayacak çok arkadaşımız var. Bizim sebebimiz bu. Bizim fazlalığımız bu. Belki de iksirimiz. Kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. Yalan söylemiyorum

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “Rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. Bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. Hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. Kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. Çikolata bile kurtlanabilir. Dondurma erir. Çiçek solar. Galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! Birer hatıraya dönüşseler bile! Kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da.

Şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. Çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. Aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. Hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . Hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. Hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. Bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. Hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . Yüzüme öyle bakma nefretle,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. Kimbilir, doğrudur belki de! . Adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin esrarı büyüleyici! Romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı!
Ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. Maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. Ynni, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. Özveri denebilir buna. Evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. İnsan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. Bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. Sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . Sakın ha üstüne alınma,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Ben seni kırmak için yaratılmadım. Uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! Belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! Beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? Seni kaybettim. Bunu biliyorum. Seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. Ortadaydı. Bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! Sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. Hala da saygıyla ağlıyorum. Büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: Tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. İnadıma öfkeleniyorsun. Seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. Bu da aşk işte! Bu da entrika! Bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! Peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! Dur, dur, bağırma,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Bunlar da geçecek şüphesiz. Seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. Yaralandım. Bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. Çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. Bir gerçek aramıyorum felakete. Bir bahne göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. Ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. Ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. Eğer hissediyorsan,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. Ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. Şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. O rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. Dokunamadım sana. Parmakuçlarım neşterdi çünkü. Kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Ve sonunda can'a kavuşmak

Ve sanırım şuan en çok ihtiyacım olan şey bu.

22 Ocak 2011 Cumartesi

Onu unutmam gerektiğini bir türlü unutamıyorum.


Uzun süredir buraya birşeyler yazmak istiyorum ama kelimeleri bir türlü yoluna koyup bi kaç satır bişi yazamıyorum. Kafam o kadar karışık kı bu sıralar ne yapıcamı ne yapmam gerektiğini bir türlü saptayamıyorum. Oysa ki günler aynı rutinlikte ilerliyor. Finaller, kurs, tez, uyku için ayırdığım zamanlar ve akıp giden hayat.
Yaklasık son bir aydır olmayan aşk hayatımı yoluna koymaya çalışayım dedim. Aşk hayatım dediğimde de aklıma tek bir insan geliyor oda çakmaktaş. Tabi bunu aşk hayatımı, saplantı dünyasımı diye adlandırmalıyım bilemiyorum. Neyse zaten amacımda bu konuyu çözmekti. Geçmişime baktığımda da çoğu aşk haline getirdiğim olayın aslında bir saplantı olduğunu farkettiğim için bununda saplantı olabileceği beynimin bir kenarına kazınmış bulunmaktaydı.
Ve benim ilk yapmam gereken bunun aşk oldugunu kendime kanıtlamaktı.
Aşk için hep emek vermek denir. seviyosan sonuna kadar gitmelisin denir. Ki bu kelimeleri çevremdeki arkadaşlarımda bana 1500 defa söyleyince bişeyler yapmam gerektiğini farkettim.
İlk önce gidip çakmaktaşla adam gibi konuşma kararı aldım. Kafamda kurguladığım hiç bir şey o ana oturmadığı için ve çakmaktaş son derece odun ve garip bi insan olduğu için bu yöntem çok basit geldi.
Sonra bi defter hazırlamaya karar verdim. Yarı ergen günlüğü yarı blog yarı mektup tadında. Gidip onun hayatında en değerli şey olan takımıyla ilgili bi defter aldım. Başladım yazmaya. Yazdıkça aşka geldim aşka geldikçe yazdım. Sonuç olarak gidip o defteride veremedim. Gerçi henüz tamamlamadım. Buraya yazınca çok ergence bir şey oldugunu farkkettim. Bu yüzden yazasım gelmedi:/
acaba

İlginç bi fikri olan var mı???

4 Kasım 2010 Perşembe

Sadece bir mazoşist öyle bir narsiste aşık olur

Ev arkadasımın ani bi kararla memleketine gittme tarihini bugüne alması sonucu ilk defa bu evde yalnız kalıcam için bir telaş kaplamıştı içimi.Zira
bunu arkadasıma belli etmemek zorundaydım çünkü yine ani bi kararla vazgecebilirdi ve burda 5 gününü stresli bi şekilde geçirebilirdi. O
yüzden cool gözükmek zorundaydım.
Gerçi yalnızlığı seven biri olduğumu düşündükçe
içimdeki telaşta azalıyordu. Otobüs saati yaklasınca baska
bir arkadasımız onu almaya geldi. Bana 'sende gel hadi hava almıs olursun' dedi. Arabada çakmaktaşında olduğunu bilmeme ragmen
ok dedim. Görüşmüyor olusumuzun 17.günündeydik.
Ve
bu sıralar cokca aklımdan geçmekteydi. Özellikle Nazlıya (ev arkadasım) benim onu anlamadığımı, ayrılmak istemediğini, suçlu olanın ben olduğumu söylemesinden sonra. Aklımdan geçiyordu ama hala olayda haklı olduğumu
ve sanırım artık onu istemediğimi düşündüğüm için sadece aklımdan geçiriyordum. Herhangi bir eyleme sebep vermiyordum.

Arabaya bindim. Önde oturuyordu. Merhaba dedim. Sustum. Saçlarına dokunmamak için kendimi zor tuttum bide. Şarap muhabbeti oldu güldük, en son şarap içtiğimizdeki sarhoş taklitimi yaptı sessizce, hissettim güldüm. Terminale vardık. arabadan inince gördüm yüzünü. Sadece bana aitmiş gibi hissettiğimi gördüm ve te
krar aynı seyi hissettim. Sanki hiç kötü yada iyi bişi yaşamamışız gibi, 2 sene önceki bakışları, gözlerini kaçırışları, bıyık altı gülüşleri ve saçma sapan
laflarıyla aynı noktadaydık. Ne bi adım atabilmiştik ne de geri çekilebilmiştik. Biz birbirimizi hiç anlamayan ve sonsuza kadarda anlamayacak
olan iki insandık. Ve birbirinden kopamayan, aralarında
anlamsız bi bağ olan iki insan.
Bana bakmak istediğini anladığım için o bakınca bakmadım, oda öyle hisstemiş olacakki ben o özlediğim yüzü izlerken izin verdi bana. Gözlerimiz
pek kesişmedi, kesiştiği nokta
da zaman
duracaktı, biliyorduk.



Eve bıraktılar beni. yaklasık 1 saat sonra mesaj geldi.
Çakmaktaş; geleyim mi?


Sonuç olarak şuan yanımda değil. Beni düşünüyor biliyorum, onu düşünüyorum biliyor. Ama biliyoruz ki biz hiç bir zaman birbirimizin olamayacak kadar farklıyız. Birbirimize aşık olacak kadar da aptal.


1 Kasım 2010 Pazartesi

Benseniseviyorumbundabirkasıtyok

Acınası tesadüflerle ayrılıyorsun molekülden,
hüzün hastası bir hayvansın
şiddetli baş ağrılarıyla çalkalanan
çok kurak iklimlerde, büyük sinir krizlerinde
ağır işkence görmüş şehirlerde
saadetin zarif, adaletin ince.

bir miktar alkol ve ürperti alıyorsun
kelimelerin karardığı peşin hükümlerde.
şahsi sevişiyorsun şiddetin bütün bitki örtüsüyle.
gözlerin ucuz, tutkun ucuz, direncin ucuz
tehlikeli bir yalan gibi duruyorsun
ruh yoksulluğunun harikulade iskeleti üzerinde.

tutulamayacak yeminsin, yemin ederim,
her insana gerçek aşkı öğretecek bir külfetin var
ve
alelacele asılmış bir çocuk militan
gibi şaşkın ama onurlu bakıyorsun
yükseldiğin gökyüzüne.

ben seni ayakta alkışlıyorum
hep ayakta alkışlıyorum seni ben
yollarda yürürken alkışlıyorum
sinemalarda, üçüncü sınıf oyuncularda alkışlıyorum
afrika'nın içlerine doğru alkışlıyorum
vuruşurken alkışlıyorum seni ben
evet, hüzün hastası bir hayvansın
acınası tesadüflerle ayrılıyorsun
kainata gösterdiğin sahte hüviyetinden.

o nasıl bir hale
bana cimri, başkalarına bonkör bedeninde;
bir acı votka tadı yakalıyorum dilenen bakışlarında
'suçsuzum' diyorsun, 'tarzım bu' diyorsun
aç bir kurt gibi iniyor yüzüne hüzün
kirpiklerin alnına deyiyor
bende deyiyorum alnına cevapsız sorularımla
uykum geldi diyorum
seni sevmekten uykum geldi
jilete abanıyorum
korkuya abanıyorum
tek arkadaşım yok öbür tarafta çünkü!

çek perdeleri, kapat ışıkları
bu telaşlı yokoluşun fosforu aydınlatır bizi
uykum geldi diyorum
tutulamayacak yeminsin, yemin ederim
heryeri keserim, herkesi, herşeyi keserim
bıçağımı taşıyan elde kader çizgim de gizli!
bitiyor
sancıda safları sıklaştıran o garip haz bitiyor
bir kez olsun samimi bak
bak! gecenin eteklerine eşkiya ayrılıklar siniyor!

acınası tesadüflerle ayrılıyorsun molekülden
ateşler içinde bırakıyorsun sana biriktirdiğim suyu
oysa hiç sansım kalmadı
yeniden doğmak için, bana ait olduğu belirtilen külden.

al bu külü de götür
al bu külü de götür, diğer taraflara üfle
muzaffer bir hain gibi ayrıl
tertemiz hayal hikayemden.

29 Ekim 2010 Cuma

O beni seviyor ama haberi yok!

Huzur uzun zamandır uğramış değil bana, ama yakarmalarımı bırakıp ben huzura gitmeye karar verdim bu sefer. Hayatımda herşey herzamankinden boktan belki. Ama farkettim ki insan bi süre sonra duyarsızlaşıyormuş herseye. Tekrar aklıma geldiğinde bile sinir harbine gireceğim o kadar olay biriktiki bi gün olmadık bi zamanda açığa çıkıcak diye korkuyorum.
Hayatımda hiç yapmam dediğim şeyleri yaşattı bana bu yaz ve sonbahar başlangıcı. Sonbaharı hep severimde yazlara bi türlü ısınamamışımdır zaten. Sonbahar ayrılık, hüzün mevsimi derler ya şimdi de o yüzden ayrıldığımızı düşünerek avutuyorum kendimi. Gerçi artık avunmayada ihtiyacım kalmadı. Beklenen bi sonu, kendi kendime hazırladım ve yavaş yavaş bitirdim. Ona göre suçlu benim ve o yüzden 'görüşmüyoruz' artık. Neden bilmem ama ben ayrılığı bile yakıştıramıyorum bize. Biz en olmaması gereken çiftik her zaman. Arkadaş olmayı denedik başaramadık, hiçbişeyi olalım birbirimizin dedik oda olmadı. En sonunda sevgili olmaya karar verdik. Ve onda da başarılı olamadık. Şimdilerde eski sevgiliyi deniyoruz. Ama hala hayatımda var gibi. Sanki hiç çıkmamış ve hiç de çıkmıcak gibi geliyor.
Bu zamana kadar kimseye göstermediğim toleransı gösterdim ona. Aşıkmıyım değilim, seviyormuyum bilmiyorum ama ona hissettiğim şey o kadar farklı ki adını bile koyamıyorum.
Bu aralar 20lik dişimle savaşıyorum. En son gördüğümde onunda dişi şişmişti, ama 20lik dişleri mi saptayamamıştık. Doktorada gitmez bilirim. Onun için endişelenirken buluyorum kendimi. Sonra her salı diyorum şimdi halısahada, kesin yine cok yiyip gitti midesine kramp giricek, yada bu sefer kesin belini incitti kendisine dikkat etmez bilirim.
Tek bilemediğim niye ona karşı bu derece hassasım?
Ahh bi bunu bilsem..