Umut Sarıkaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Umut Sarıkaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2010 Pazartesi

ya ben derdimi tam anlatamadım bizim bir arkadaş var o daha iyi anlatıyor

O akşam da evde oturmuş her günkü gibi günün genel bir muhasebesini yapmaya başlamıştım ki önümdeki dosya kağıdına attığım tarihi görünce bu eylemimden vazgeçtim. Bugün günün muhasebesini yapmayacaktım. Hayır dostlarım, hayır sandığınız gibi değil. Bu vazgeçişimin sebebi "bundan sonra hiç günlük muhasebe yapmadan, tıpkı bir umarsız gibi, yaşadığım şeylerden eğrisiyle doğrusuyla hiç pişmanlık duymadan yaşayacağım lan" diye ani bir karar vermem değildi. Evet yapacaktım, bu benim yapımda vardı. Irsi bir şeydi bu ve her ne kadar "carpe diem" fikri bana cazip görünse de elden bir şey gelmiyordu. Yapmalıydım, yapmıştım, yapacaktım. Ama bugün günlük muhasebe yapmayacaktım, çünkü tarih benim doğum günümü gösteriyordu. Hiç polemiğe girmeden kimine göre 24 yıllık, kimine göre 25 yıllık ömrümün muhasebesini yapacaktım. Gerçi 1 yılın benim hayatımda esamesi bile okunmazdı. Bir yıllık zaman dilimi belki birçok insan için hayatının dönüm noktalarından birini kapsardı ama benim hayatımınkinde ne yazık ki kapsamıyordu. Çünkü hayatımda hiçbir zaman dönüm noktaları, çok önemli olaylar olmamıştı. Ortalama, sıradan belki de olması gerektiği gibi benim kendi hayatımın öznesi değil, nesnesi olduğum bir hayatım olmuştu. Hiçbir zaman hayatımdan çok da memnun olmasam da, Hergün "Eveet ne aldık, ne verdik bugün?" diye sayfalar dolusu hesaplar yapsam da ne memnuniyetsizliğimi gidermek için, ne de muhasebeler sonucu çıkardığım düz bir çizgi gibi olan istikrar çizelgesini yükselişe geçirmek için en ufak bir adım bile atmıyordum. Yaptığım günlük muhasebeler sadece kağıt masrafından ibaretti. Düz bir çizgi şeklindeki muhasebe çizelgesine bir kez daha şöyle bir baktım ve bilimsel bir şekilde yorumladım. Evet benim hayatıma bir durultu çökmüştü. Bu çizelge bende bir "adam sen de"cilik, bir "dur hele bir dur"culuk olduğunu ve bunun benim bütün ömrümü kapsadığını gösteriyordu. Hemen şüphe ve korku ile yerimden kalktım ve içeride, salonda pirinç ayıklayıp, televizyon izleyen annemin yanına gittim."Bütün gerçeği bilmek istiyorum! Her şeyi şimdi bütün çıplaklığıyla bana anlatacaksın!" diye öfkeyle haykırdım. Zavallı kadın başını öne eğip "Dur ses etmezsem, bulaşmazsam bağırır bağırır gider bu deli oğlan, gider bu çılgın oğlan... Evet gider... Gitmeli" gibi yanlış bir mantalite edinerek kendine hızlı hızlı ayıklamaya başladı pilavlık baldo pirinci. Ama hayır ısrarlıydım, bir takım haklı şüphelerim vardı ve direttim. Israrlarıma sonunda dayanamadı ve "Ne istiyorsun yavreemm? Bugün pazar yaptım, bütün param bitti valla yok. Daha ne istiyorsun?" diyerek astı suratını, ağlamaklı oldu. "Paran pulun senin olsun kadın. Bana sadece gerçeği söyle!" dedim ve "Yaaa anne yaaa biz nerden geldik?" diye sordum. "Nasıl nerden geldik oğlum, Sivas'tan geldik işte" diye boynunu bükerek cevap verdi. "Yaa onu sormuyorum" diye itiraz ettim ve "Gün oluyor çoğu kişiyle konuşuyorum, muhabbeti kıt bir insan olduğum için apansız soruyorum -siz nerelisiniz-diye... Evet genellikle Bursa, Kars, İzmir, Kayseri diye cevaplıyorlar. Ama ardından da yok benim dedem aslında Selanik'ten gelmiş de, yok benim dedem Horasan'dan gelmiş de, yok Girit de, yok Kırım da diye ekliyorlar. Hayır, bir biz mi tarihimizle övünmüyoruz bir biz mi utanıyoruz nereden geldiğimizden anlamıyorum. Niye bizim ailede dedemlerin geldiği yer saklanıyor, hiç muhabbeti edilmiyor. Söyle gerçeği bana biz Sivas'a nerden gelmişiz?" diye de ekledim. Annem biraz düşündü ve "Benim dedemgil de Sivas'talarmış hep" dedi. "Biraz hafızasını yoklamasını iyi düşünmesini, mümkünse teyzemleri arayıp sormasını salık verdim. Düşündü, yokladı, aradı. Yok, onlarda da herhangi bir göç konusunda bir bilgi mevcut değilmiş annem teyzemleri aradıktan sonra yok anlamında başını salladı, ben de "Hmmm şimdi herşeyi anlıyorum" anlamında başımı salladım. Biz öyle karşılıklı kafamızı ters istikametlerde sallarken, birden annem "Evet anlamında" benimle aynı istikamette başını sallamaya devam etti. "Nooldu anne bişey bir bilgi mi hatırladın" diye sordum. "Yok, da sen öyle sinirli gözlerle kafanı sallıyınca, senin suyuna gideyim, sana yaranayım da bana bulaşma diye öyle sallamaya başladım " dedi. Yok, yere zavallı kadını da korkutmuştum. Yanağından öptüm ve pirincin taşını beraber ayıklayarak babamın gelmesini bekledik. Ona da sordum o da bilmediğini, duymadığını söyledi. "Nasıl olur yaa? İki sülale de yüzyıllardır Sivas'ta mı oturmuş? Yav kardeşim bir insan hiç mi gezip dolaşmak, dış dünyayı görmek istemez! Ne yani herhangi bir zorunlu göç de yok diye hep orda mı takılmışlar. Pes yani bu kadar mı geniş olur bir insan yaa!" diye isyan ettim. Gülüp geçiştirdiler konuyu. Çaresiz odama gittim. Daha önce de dedim ya nasıl ki hiçbir getirisi olmadığı halde günlük muhasebe yapmam, yapılan her işi evraka dökmem, bu bi boka yaramayan evrakları tıpkı evdeki 20 yıllık su faturalarını saklar gibi saklamam ırsi ise benim bu duruntum, bu "yav iki dakka bi otur"cu tavrım da ırsiydi. Yüzyıllardır herhangi bir merakı ve maceracı ruhu olmayan atalarımın bana mirasıydı. Aslında çevre zorlamasa "Bu tavır bir insan için süper, ideal bir tavırdır. O istikrar, hareket çizelgesi yukarı çıksa ne yazar, aşağı düşse ne yazar" derim ama neyleyim ki çevre faktörü var. Yaşadığımız yıllarda, İstanbul gibi kozmopolit bir yerde insanlar istiyorlar ki hep bir hareket olsun, bir kıpır kıpırlık bünyeye hakim olsun istiyor. Misal gençsin, sonuçta sen de bir rahip değilsin bir takım ilişkilere girmek istiyorsun ama karşı taraf yadsıyor senin bu durgunluğunu. Böyle yaşayan biri olarak ikna kabiliyeti haliyle düşük biri, durumun güzelliğini süslü cümlelerle anlatamayacak biri olduğun için de iki güne kalmadan kaçırıveriyorsun elinden şahane bebeği. Doğal olarak tercih ediyor o kişi daha aksiyonlu şahısları, daha "Eee napıyoruz şimdi?"ci şahısları. Varsın tercih etsin diyorsun ama moralin de bozuluyor. Zaten moralinin bozulmasından başka bir şey de elden gelmiyor. Böyle bir sülalenin tercih edeceği en güzel meslek olan memurluk mesleğine sahip bir babanın size empoze ettiği kültürle büyüdüğünüz için bi de bu duruntuya korkaklık ve ortayolculuk da ekleniyor iyice lanetleniyorsunuz. Artık iflah olmaz bir "Aman aga hiç işim olmaz" adamı oluyorsunuz. Ne Müslüm Gürses gibi oluyorsunuz, ne de Mor ve Ötesi gibi kaygılar taşıyorsunuz. Sizin kaygınız elinde gitarıyla arabesk tonlamalar yapan fantezi müziğin genç prensi Baha'nın kaygılarına, durumunuz onun durumuna benziyor. En fazla Baha olabiliyorsunuz. Sonuçta da doğum günü gecenizi süper çıkarımlar yaptığınızı sanarak, ama onu da beceremeyerek salak bir şekilde geçiriyorsunuz. Ama size bişey söyleyeyim mi öyle de 25 (yada 24) seneyi rahatça deviriyorsunuz, böylede... Ben bunu yaşadım, ben bunu gördüm, ben ordaydım.O akşam da evde oturmuş her günkü gibi günün genel bir muhasebesini yapmaya başlamıştım ki önümdeki dosya kağıdına attığım tarihi görünce bu eylemimden vazgeçtim. Bugün günün muhasebesini yapmayacaktım. Hayır dostlarım, hayır sandığınız gibi değil. Bu vazgeçişimin sebebi "bundan sonra hiç günlük muhasebe yapmadan, tıpkı bir umarsız gibi, yaşadığım şeylerden eğrisiyle doğrusuyla hiç pişmanlık duymadan yaşayacağım lan" diye ani bir karar vermem değildi. Evet yapacaktım, bu benim yapımda vardı. Irsi bir şeydi bu ve her ne kadar "carpe diem" fikri bana cazip görünse de elden bir şey gelmiyordu. Yapmalıydım, yapmıştım, yapacaktım. Ama bugün günlük muhasebe yapmayacaktım, çünkü tarih benim doğum günümü gösteriyordu. Hiç polemiğe girmeden kimine göre 24 yıllık, kimine göre 25 yıllık ömrümün muhasebesini yapacaktım. Gerçi 1 yılın benim hayatımda esamesi bile okunmazdı. Bir yıllık zaman dilimi belki birçok insan için hayatının dönüm noktalarından birini kapsardı ama benim hayatımınkinde ne yazık ki kapsamıyordu. Çünkü hayatımda hiçbir zaman dönüm noktaları, çok önemli olaylar olmamıştı. Ortalama, sıradan belki de olması gerektiği gibi benim kendi hayatımın öznesi değil, nesnesi olduğum bir hayatım olmuştu. Hiçbir zaman hayatımdan çok da memnun olmasam da, Hergün "Eveet ne aldık, ne verdik bugün?" diye sayfalar dolusu hesaplar yapsam da ne memnuniyetsizliğimi gidermek için, ne de muhasebeler sonucu çıkardığım düz bir çizgi gibi olan istikrar çizelgesini yükselişe geçirmek için en ufak bir adım bile atmıyordum. Yaptığım günlük muhasebeler sadece kağıt masrafından ibaretti. Düz bir çizgi şeklindeki muhasebe çizelgesine bir kez daha şöyle bir baktım ve bilimsel bir şekilde yorumladım. Evet benim hayatıma bir durultu çökmüştü. Bu çizelge bende bir "adam sen de"cilik, bir "dur hele bir dur"culuk olduğunu ve bunun benim bütün ömrümü kapsadığını gösteriyordu. Hemen şüphe ve korku ile yerimden kalktım ve içeride, salonda pirinç ayıklayıp, televizyon izleyen annemin yanına gittim."Bütün gerçeği bilmek istiyorum! Her şeyi şimdi bütün çıplaklığıyla bana anlatacaksın!" diye öfkeyle haykırdım. Zavallı kadın başını öne eğip "Dur ses etmezsem, bulaşmazsam bağırır bağırır gider bu deli oğlan, gider bu çılgın oğlan... Evet gider... Gitmeli" gibi yanlış bir mantalite edinerek kendine hızlı hızlı ayıklamaya başladı pilavlık baldo pirinci. Ama hayır ısrarlıydım, bir takım haklı şüphelerim vardı ve direttim. Israrlarıma sonunda dayanamadı ve "Ne istiyorsun yavreemm? Bugün pazar yaptım, bütün param bitti valla yok. Daha ne istiyorsun?" diyerek astı suratını, ağlamaklı oldu. "Paran pulun senin olsun kadın. Bana sadece gerçeği söyle!" dedim ve "Yaaa anne yaaa biz nerden geldik?" diye sordum. "Nasıl nerden geldik oğlum, Sivas'tan geldik işte" diye boynunu bükerek cevap verdi. "Yaa onu sormuyorum" diye itiraz ettim ve "Gün oluyor çoğu kişiyle konuşuyorum, muhabbeti kıt bir insan olduğum için apansız soruyorum -siz nerelisiniz-diye... Evet genellikle Bursa, Kars, İzmir, Kayseri diye cevaplıyorlar. Ama ardından da yok benim dedem aslında Selanik'ten gelmiş de, yok benim dedem Horasan'dan gelmiş de, yok Girit de, yok Kırım da diye ekliyorlar. Hayır, bir biz mi tarihimizle övünmüyoruz bir biz mi utanıyoruz nereden geldiğimizden anlamıyorum. Niye bizim ailede dedemlerin geldiği yer saklanıyor, hiç muhabbeti edilmiyor. Söyle gerçeği bana biz Sivas'a nerden gelmişiz?" diye de ekledim. Annem biraz düşündü ve "Benim dedemgil de Sivas'talarmış hep" dedi. "Biraz hafızasını yoklamasını iyi düşünmesini, mümkünse teyzemleri arayıp sormasını salık verdim. Düşündü, yokladı, aradı. Yok, onlarda da herhangi bir göç konusunda bir bilgi mevcut değilmiş annem teyzemleri aradıktan sonra yok anlamında başını salladı, ben de "Hmmm şimdi herşeyi anlıyorum" anlamında başımı salladım. Biz öyle karşılıklı kafamızı ters istikametlerde sallarken, birden annem "Evet anlamında" benimle aynı istikamette başını sallamaya devam etti. "Nooldu anne bişey bir bilgi mi hatırladın" diye sordum. "Yok, da sen öyle sinirli gözlerle kafanı sallıyınca, senin suyuna gideyim, sana yaranayım da bana bulaşma diye öyle sallamaya başladım " dedi. Yok, yere zavallı kadını da korkutmuştum. Yanağından öptüm ve pirincin taşını beraber ayıklayarak babamın gelmesini bekledik. Ona da sordum o da bilmediğini, duymadığını söyledi. "Nasıl olur yaa? İki sülale de yüzyıllardır Sivas'ta mı oturmuş? Yav kardeşim bir insan hiç mi gezip dolaşmak, dış dünyayı görmek istemez! Ne yani herhangi bir zorunlu göç de yok diye hep orda mı takılmışlar. Pes yani bu kadar mı geniş olur bir insan yaa!" diye isyan ettim. Gülüp geçiştirdiler konuyu. Çaresiz odama gittim. Daha önce de dedim ya nasıl ki hiçbir getirisi olmadığı halde günlük muhasebe yapmam, yapılan her işi evraka dökmem, bu bi boka yaramayan evrakları tıpkı evdeki 20 yıllık su faturalarını saklar gibi saklamam ırsi ise benim bu duruntum, bu "yav iki dakka bi otur"cu tavrım da ırsiydi. Yüzyıllardır herhangi bir merakı ve maceracı ruhu olmayan atalarımın bana mirasıydı. Aslında çevre zorlamasa "Bu tavır bir insan için süper, ideal bir tavırdır. O istikrar, hareket çizelgesi yukarı çıksa ne yazar, aşağı düşse ne yazar" derim ama neyleyim ki çevre faktörü var. Yaşadığımız yıllarda, İstanbul gibi kozmopolit bir yerde insanlar istiyorlar ki hep bir hareket olsun, bir kıpır kıpırlık bünyeye hakim olsun istiyor. Misal gençsin, sonuçta sen de bir rahip değilsin bir takım ilişkilere girmek istiyorsun ama karşı taraf yadsıyor senin bu durgunluğunu. Böyle yaşayan biri olarak ikna kabiliyeti haliyle düşük biri, durumun güzelliğini süslü cümlelerle anlatamayacak biri olduğun için de iki güne kalmadan kaçırıveriyorsun elinden şahane bebeği. Doğal olarak tercih ediyor o kişi daha aksiyonlu şahısları, daha "Eee napıyoruz şimdi?"ci şahısları. Varsın tercih etsin diyorsun ama moralin de bozuluyor. Zaten moralinin bozulmasından başka bir şey de elden gelmiyor. Böyle bir sülalenin tercih edeceği en güzel meslek olan memurluk mesleğine sahip bir babanın size empoze ettiği kültürle büyüdüğünüz için bi de bu duruntuya korkaklık ve ortayolculuk da ekleniyor iyice lanetleniyorsunuz. Artık iflah olmaz bir "Aman aga hiç işim olmaz" adamı oluyorsunuz. Ne Müslüm Gürses gibi oluyorsunuz, ne de Mor ve Ötesi gibi kaygılar taşıyorsunuz. Sizin kaygınız elinde gitarıyla arabesk tonlamalar yapan fantezi müziğin genç prensi Baha'nın kaygılarına, durumunuz onun durumuna benziyor. En fazla Baha olabiliyorsunuz. Sonuçta da doğum günü gecenizi süper çıkarımlar yaptığınızı sanarak, ama onu da beceremeyerek salak bir şekilde geçiriyorsunuz. Ama size bişey söyleyeyim mi öyle de 25 (yada 24) seneyi rahatça deviriyorsunuz, böylede... Ben bunu yaşadım, ben bunu gördüm, ben ordaydım.

20 Ocak 2010 Çarşamba

Bilmem ilgilenmem de

Al işte bitiyor. Şimdi git, yeni biriyle tanışmaya çalış, olmasın, çok çalış ve bi şekilde tanış, ona daha önce anlattığın komik anıları bir daha anlat, çok sevdiğin filmleri bir daha anlat. Kendini çok düzgün onun hayatına saygılı biri olarak göster, samimiyet duvarı yıkılana kadar sofra adabına uygun olarak yemeye dikkat et."Dur fazla arayıp sormayayım da eskisinde olduğu gibi yüz göz olmayayım" diye düşün, sonra çok ara, hep ara, cebi kapalıysa kıllanıp evden ara. İlişkinin başında kıllandığın adam isimlerini, ilk kavgada yüzüne çarp, onu bütün arkadaşlarından soğutmaya çalış, kendi arkadaşlarının ne kadar süper insanlar olduğunu anlat. Dayanamasın, ayrılmak istesin, debelen dur, yeniden süper bir ilişkiniz olacağını anlatarak bir sürü söz ver. İnsan olduğun için tutama, yeniden kavga çıksın. Ayrılmaya karar versin. Kim uğraşacak yok artık valla ben gelemem bu kadar külfete. Ne güzel rahattık, niye bitiyor ki... Ama yapacak bir şey yok işte bitiyor. Kendimi düşünüyorum tabii ki... Kimi düşünücem, yalnızım artık.

Şimdi böyle söyleyince de sanki bütün ilişki boyunca onu düşünmüşüm de artık kendimi düşünmeye başlamışım gibi oldu. Ayağım var benim. Yürüyorum onunla, kalem yere düşüyor eğilmeden onla alıyorum. İş görüyor yani, hayatı bir ordan. Şimdi durum böyleyken neden sevgilimin ayağını ya da başka bir organını kendi ayağımdan çok düşüneyim. Neden istiyorlar bunu anlayamıyorum. Neyse bunları tartışacak değilim. İşte bitiyor, ayağımla baş başa uzun zamanlar geçirebilirim artık. Aslında mutlu olmam lazım.

"Nereye oturalım" diye soruyorum."Farketmez" diyor sonra bir kafe gösteriyor. Hesabı görünce "Babayarrroooo" diye bağırmanın elde olmadığı lüks bir kafe.Son buluşmada böyle harcamalara ne gerek var anlamıyorum, herşeyden önce yediğimizden içtiğimizden bir şey anlamayacağız ki... Yine de giriyoruz. O bir kahve söylüyor yanında browni, küçük çay yokmuş ben de bir kahve istiyorum. Daha önce yüzlerce kez konuşulan şeyleri bir daha konuşmaya başlıyoruz. Artık ben de inanmıyorum söylediğim yalanlara. Eskiden kendi yalanıma inanıp, gözlerim yaşarıyordu. "Bu topraklar böyle bir sevda görmedi be" diye düşünürdüm. Anlatıyor. Pek dinlemiyorum. Gözüm tişörtüne takılıyor. Ne lan bu? Üstümü örtmesi için pamuk ve polyesterle dokunmuş bir kumaş. Tasarlamış biri onu. Kafamı çıkarayım diye delik yapmış üst tarafına, kollarımı çıkarmam için de iki küçük delik de yana açmış. Şimdi ben kafamı bir eşyanın deliğinden çıkarıp nasıl çok ciddi şeyler anlatayım birisine. Tosbağa mıyım lan ben. Bu ne rezilliktir yarabbi. O bi delikten kafasını çıkarmış beni yargılıyor, ben öbür delikten kafamı çıkarıp onaylıyorum,"Aslında sen de haklısın" diyorum. Hala inanmıyorum böyle yaptığımıza.

Sokaktan bir motor geçiyor gürültüden, söylediği çok önemli cümlenin sonunu duyamıyorum. Bakakalıyorum giden motorun arkasından."Taşıt ne yaa?" diye düşünüyorum. Bütün canlılar gibi insanda kendi özgücüyle bir yerden bir yere ayaklarıyla giderken nasıl oldu da taşıta geçmeye karar verdi anlamıyorum. Yani o geçiş dönemi nasıl oldu? Kendisi çeşitli ihtiyaçları olan bir canlıyken, tıpkı kendisi gibi yemek, içmek, üremek, barınmak vesaire... bilimum ihtiyaçları olan at'ı gördü,"ben buna bineyim de şuraya gideyim" diye nasıl düşündü, bunu nasıl bir mantığa oturttu anlamıyorum. Bir canlı başka bir canlıya biniyor ve kimse bunu kimse yadırgamıyor. Allah aşkına söyleyin neresi normal bunun. At da nefes alıyor ben de ama ben ona şu anda biniyorum. Peki ya atın buna hemen ikna olmasına ne demeli? İki arpaya g.tünü verir bu! Bana bundan sonra kimse "at" demesin, at övmesin.

İnsanın da bu at hususunda hiç ayılmaması, utanıp "lan ne işin var canlının üstünde salayım gitsin, canlıyı, ayıptır" dememesi, bu durumu normalleştirmesi de ayrı rezillik. Zaten her şeyi normalleştiriyor. G.tune koyduğumun insanları. Kumaştan kafayı çıkar normal, hayvana bin normal. Bu arada Bülent Ortaçgil de "normal" ile "anormal" arasındaki kafiye uyumunun mal bulmuş gibi bulunca sevinip "Normal... Normal... Peki, beeeeeen miyim anormallll?" diye şarkı yaptığında ne sevinmiştir di mi sevgili okurlar? Çıplak ayaklarımı birbirine vurup, ayaklarıyla alkış tutarak çok aşırı sevinmiş olabilir bu bu kafiyeleri bulduğunda. Bilmem, ilgilenemem de...

Brownisinden bir çatal alıp bıraktı. Garson tabağı gösterip "Devam ediyor musunuz" dedi, "Evet" dedim. İnsanız yalan söylüyoruz haliyle? Birçok yalan söylemişimdir ilişki süresince, uzun bir ilişki dönemi yaşadık, her zaman çok sevmemişimdir de, arada bir sıkılıp, başka kızları istemişimdir, hatta aldatmışımdır denk düştüğünde kim bilir? Aynı şeyler onun için de geçerli olabilir. Ama aldatmamıştır lan, ben aldatılacak adam değilim.

Neyse bütün bunlar olurken ayrılma kaçınılmazken neden hala ilişki süresince çok sevdiğimizi, hiç yalan söylemediğimizi niye söylüyoruz ki birbirimize. Belki ilerde tekrar bir dönüşüm olur, bundan sonraki ilişkisi bitince aslında en iyisi Umut'tu diye geri dönsün intibası bırakmak için mi acaba. Ya da masalsı bir tat bırakmak için mi eski sevgilinin üstünde. Nedir bu kahraman olma özlemi? Bilemem, ilgilenemem de... Ben sadece daha önceki ilişkilerimde olduğu gibi ona hiç yalan söylemediğimi, onu hiç aldatmadığımı söylerim. Bir de hep seveceğimi eklerim. Zaten normali bu. Yoksa ayrılırken bıraktığı için birinin ecdadına küfür etmek insanlar için anlamsız bir hareket.

Sonuç olarak işte bitti dostlarım. Her şey için teşekkür edip, tıpkı bir asil gibi kalktı gitti. Browniyi paket yaptırıp ardından ben de çıktım. Aynı istikamette olduğu için evlerimiz ve o yavaş yürüdüğü için on dakka sonra hemen iki adım arkasında yürüdüm."Dur paketle görmesin" diye düşünerek adımlarımı yavaşlattım... Baktım olacak gibi değil, karşı kaldırıma geçip depar attım. Ben onun kahramanı olamadım.

11 Eylül 2009 Cuma

Sıfatsız

Silik biriyim ben. Sesim zaten pek çıkmaz. Hani bazen çok uzun süre sustuktan sonra biri bir şey sorunca cevap verirken, ses tonumuzu ayarlayamayız, sesimiz osuruk gibi çıkar ya işte ben o ses tonunda konuşurum. Anlattıklarım çok da matah şeyler değildir ama anlatmak isterim. Tam anlatmaya başlayıp 'iyi gidiyorsun oğlum, hadi şu son cümleyi de bağlarsan, aklını alacaksın onun' diye düşünürken, karşımdaki 'Abi biraz yüksek sesle konuş, ne diyorsun anlamıyorum' der. Orospu çocuğu nasıl da büyük bir rahatlıkla söyler bunu. Başlarım en baştan 'Abi diyorum ki...' diye anlatmaya. O kadar silik bir insanim ki kurduğum cümlelerde bile doğru düzgün özne yoktur. Özne ortaya çıkmaz, özne bile kaçıp saklanır, gizli öznedir. Dolaylı tümleçle, zarf tümleciyle kur cümleyi, anlat anlatabilirsen derdini. Dün bütün olanlara rağmen Bengi’ye onu çok sevdiğimi söylemeye gittim. Kim gitti? Ben gittim(g.ö\ben). Y.rrağımı gittim! Bugün bir minibüste bile şoför 'Birader sen geç, buraya otur da yer acilsin' diyerek para kutusunun yanına, minibüstekilere karşı seni oturttuğu zaman zor duruma düşüyorsun, insanların yüzüne bakamıyorsun, Bengü'nün suratına nasıl bakacaksın.
Yalnız sesim değil, tipim de siliktir. Normal adamım. Bana benzeyen binlerce insan var sokakta... Hiç dikkat çekici bir suratım yok. 'Sokaktan adam geçti bir tane' deriz ya, özelliksiz adam, başında herhangi bir sıfatı olmayan adam, işte ben oyum. Dümdüz adam! Bu özelliksiz suratımın işe yaradığı da oldu tabi. Okul hayatımda ve askerlikte çok rahat ettim. Hiç hoca ve ya komutan bana kafayı takmadı. Nasıl taksınlar ki ismi bile ezberlenmeyen, hiç ismiyle hitap etmedikleri, en fazla 'evladım' ve ya 'oğlum' diye çağırdıkları, hayatlarında hiç iz bırakmadan gelip gecen biriyle kim, niye uğraşsın ki...
Tamam, biraz abarttım. İtiraf ediyorum, bir ara, üniversitedeyken gerçekten ortamın merkezi olmuştum. Merkezdeki kişi bendim. Hem de iki güzel kızla bardaydık. Kulaklarımla duydum, benden bahsediyorlardı, orijin bendim. 'Şu çocuk seni kesiyor' diye arkadaşına gösterdi biri, kestiğim kız ise 'Hangisi' diye sordu. 'Şu gözlüklünün arkasındaki' dedi. Kestiğim gülümsedi. Üniversitedeyken gözlük takardım, artik lens takıyorum, temiz tutarsan valla büyük kolaylık... Elveda eski kestiğim.
Silik, utangaç ve iki kelimeyi yan yana getiremeyen biri olduğunda insan, dahi filan olmayı bekliyor ama bende o da yok. Çok susup, sabit gözlerle bi nesneye bakınca biri görse 'Kim bilir içinde ne fırtınalar kopuyordur, ne savaşlar veriyordur, zihinde ne kaleler yıkıp, ne devletler kuruyordur' diye düşünür ama bende vallahi o da yok. Neye bakıyorsam onu düşünüyorum. Mesela ekmeğe mi bakıyorum 'ekmek' yazıyor düşünce balonumda. Silik olmam dahi ve ya duygusal olmam anlamına gelmez. Bana benzeyen birinden hoşlanacağım anlamına ise hiç gelmez. Aksine nefret ederim benim gibi silik insanlardan, fellik fellik kaçarım. Onlarla gezmek, tanışmak, içki içmek, dertleşmek istemem. Hatta kendi halime tipime bakmadan aşağılarım onları, 'mıh mıh mıh' diye gülerken o, 'Acaba ben de mi böyle gülüyorum' diye düşünerek, tiksinirim gülüşünden. Kendim gibi bir insan daha niye isteyeyim ki.
Aşık olduğum zaman çok güzel kızlara aşık olurum. 'Niye aşık oldun?', 'Çünkü çok güzel' işte bu kadar basit.
Yakışıklı ne acayip di mi? ben de yürüyorum, o da yürüyor. Ağzı var yemek yiyor, eli filan da var, ayni benim gibi. Düşününce totalde ayniyiz. Ama o yakışıklı. Bişey yapmasına gerek yok, dursa yeter. Ağzını açtığı zaman herkes onu dinler, saçmalama kredisi sonsuzdur. Senin bi tip yakışan saçın vardır, onun hepsidir. Kazıt o saçını senin cıksın topatan kavunu gibi kafan ortaya, o ise yine yakışıklı. Bi de bu durumun farkında değil gibi uruspu çocuğu, ben ise hayatim boyunca bir jöleden çok şey bekledim. Turistin mavi gözlü sarışın çocuğunu sevdiğimiz gibi, 32 yaşında olmamıza bakmadan 4 yaşındaki çocuğun etrafına toplanmamız, onu güldürmeye çalışmamız gibi severiz, utanmasak elimizi çocuğun omzuna atıp, 'Ben Ulrih`leyim siz hepinizsiniz var mısınız lan maça' dememiz gibi ucundan eklenmeye çalışırız yakışıklıya. Okurlar biz sıramızın gelmesini çok bekledik. Ve ne olduysa oldu devran döndü, rüzgar bizden tarafa esmeye başladı. Haber geldi, 'samimiyet' bayrakları acilmiş toplumda. Samimi olmak prim ediyor dediler... Sorduk; 'Nasıl yani? Sadece samimi olmak yetiyor mu?' 'Evet abi. Ne olursa olsun samimi olsun deniyor ortamlarda. Cahil de olsan, aptal da olsan... Yahu konuşturmayın adamı işte! Samimice itiraf etmek yetiyor işte, anında prim yapıyor' dendi. Çıktık yuvalarımızdan. Zaman artik bizim zamanımızdı, beklediğimiz gün gelmişti. En önden ben koştum. Anlattım başımdan geçenleri, aptallıklarımı. Bence etkileyici bir üslupla sunulmuş, içi de komik şapşallıklar barındıran hikayelerdi. Bir iki etkilenme olunca, bir tane daha anlattım. 'Sevimli şapşal şey' damarımı iyice eşeledim, anlattıkça anlattım. En mahremlerime kadar, altıma sıçmalı anılara kadar bir bir anlattım. Baktım hafiften bi tiksiniliyor rotayı ebeveynlere 31de yakalanmalı anılarıma çevirdim. Büsbütün iğrenildi. Yakışıklı arkadaşım Efe ise birkaç 'sosyal beceriksizlik' anısını anlatıp, 'İnanmıyorum Efe. Çok sevimliymişsin' nidaları eşliğinde bu samimiyet rüzgarından çok güzel ekmek yedi. Efe sayesinde tanıştığım kızlarla bağlantım ise ileriye yönelik beklentiler içerisinde sürdü. Efe’nin eski takıldığı kızlardan biri Bengü'yle bir gün Beşiktaş'ta karşılaştık. Nasıl olduysa beni tanıdı. Ne istiyordu bu Bengü benden, sadece güzel olması bile ona aşık olmama sebepken bir de benim farkımda olması... Yoluna mı atayım kendimi, yoksa Şaki olup dağa mı çıkayım, bunu mu istiyor benden? 'Sen Efe’nin arkadaşısın di mi?' dedi. Başımı sallayarak onayladım. 'Efe anlatmıştır biz ayrıldık onla' dedi. 'Vay be ben evde oturup kalemle mandalina liflerini tırnaklarımdan sökerken insanlar neler yaşamış' diye içimden geçirdim ve acı acı gülümsedim. Efe’yi hala çok sevdiğini filan söyledi. 'Ulan Efe’yi dedem de sever, yakışıklı, zengin çocuk, beni sevsene' demek istedim, diyemedim. Gözleri dolmuştu, benimkiler de doldu. Sonra toparlanmaya çalışarak her şeye rağmen gülümsedi. 'Neyse saçmalıyorum işte. Boş ver beni. Sen ne yapıyorsun? Yürüyelim mi işin yoksa?' dedi. Yürüdük. 'Sen hep susuyorsun. Anlatsana kendini' dedi. Boş ver manasında başımı salladım. Gerçekten de anlatacak bişey aklıma gelmiyordu. 'Ama gerçekten merak ediyorum. Her insanin bir hikayesi vardır' dedi. Karşılaşmadan önce 'Ağzıma bakalım şu çubuk krakeri enlemesine sokabilecek miyim' diye bi deney yapıyordum ve karşılaştığımdan beri ağzımda enlemesine duruyordu o kraker. Önce onu yedim. Sonra bütün gücümü toplayıp, bütün samimiyetimle 'Göğüslerin çok güzelmiş' dedim.